O kadar gezdik, guzel yerler gorduk, yedik, ictik, eglendik ama gelin gorun ki fotograf yok dogru duzgun… Cocuklardan akil mi kaliyor insanda. Ozellikle deplasmanda, aman biryere zarar vermesinler, aman bunu da almayi unutmayalim cikarken vs. derken kendimizi unutmadigimiza sukrediyoruz bazen.

Herneyse, gezimize donelim, gorsel materyal eksigini tarifle kapatmaya calisalim…

Cuma sabahi, yatak odalarimizi toparlayip boyacilara calisacak hale getirdikten sonra, “Hadi size kolay gelsin” diyerek ciktik evden. Ilk duragimiz Vermont’tu; benim cocuklarin dogumundan once 5 sene boyunca beraber calistigim, dunyanin en iyi patronu Sal, bizi, tasarim ve cizim asamasini beraber gerceklestirdigimiz dag evine davet etti bu haftasonu… 71 yasinda Sicilya kokenli ve tam anlamiyla kayak tutkunu olan Sal, artik zamaninin cogunu bu evde gecirip, ancak isi oldugu zaman New York’a iniyor. Bence de en iyisini yapiyor…

Ev sahiplerimiz Italyan asilli olur da o ev misafirle dolup tasmaz, ogunlerin her biri ziyafete, bir bayram yemegine donusmez mi? Bu haftasonu bize bunu yasattilar iste, butun Akdeniz sicakkanliligiyla.

dinner-at-sals.jpg

mornings-in-vermont.jpg

Cumartesi erkenden kalkip evlerinin arka bahcesi kadar yakin Bromley kayak merkezine gittik cocuklarla. Hava -5 derece civarindaydi ve gunluk guneslikti, super bir kayak havasi! Aslinda, dogruyu soylemek gerekirse bizim kayabilmek gibi bir beklentimiz yoktu bu geziden. Cocuklara kayak dersi aldirabilir, beraber karda oynayip yuvarlanabilirsek karli sayacaktik kendimizi. Iyi ki de beklentilerimizi olabildigince dusuk tutmusuz. Cunku daga ayak basar basmaz once Eren soguktan nefret edip avazi ciktigi kadar aglamaya basladi. Eren kucagimizda, cantalarimiz, esyalarimiz ellerimizde bir cocuklar icin kayak dersi alani, bir kayak kiralama odasi arasinda ilk 1 saatimizi ve tum enerjimizi harcadik. Biraz isinalim ve karnimizi doyuralim diye girdigimiz kafeteryada Eren uyuyakaldi. Serkan ve Emir ders saatine kadar kayaklarini ayarlattilar, giyindiler kusandilar derken, Emir bey birden kararini degistirip kayak ogrenmek istemedigine karar verdi… Birbiri ustune “Uykum var, diger cocuklari sevmedim, cok mutsuzum, korkuyorum…” gibi bahanelerle kucagimda uyuyan Eren’le sabit olan ben ve islemlerle ugrasmaktan basi gozu donmus Serkan’in son enerji kirintilari da boylelikle uctu gitti. “Bari resmini cekeyim kiyafetinle” dedigimde, yuzunun en mutsuz haliyle pozlar verdi bana… Eh dedik, demek ki henuz erken, seneye bir daha deneriz diyerek evin yolunu tuttuk. Kayak maceramiz da baslayamadan bitmis oldu.

mutsuz-kayakci.jpg

Pazar sabahi siki bir kahvaltidan sonra 4 saatlik Montreal yoluna koyulduk. Yol boyunca, otobandan degil de ara koy yollaridan gitmeyi sectigimiz icin inanilmaz bir gorsel solenle gecti yolculugumuz. Ne yazik ki bunlarin da hicbirini akil edip resimleyemedigimiz icin cok uzuluyorum simdi. Karlar altinda ciftlikler, herbiri en az yuzyillik Yankee kasabalari ve inanilmaz New England mimarisiyle vaktin nasil gectigini anlamadik.

Montreal’a vardigimizda aksamustu 4 oluyordu saat. Fazla vaktimiz olmadigindan mumkun oldugunca gun isigini yakalamak icin attik kendimizi disari. Gunlerden pazar oldugu icin heryer kapaliydi, turistik yerler bile. Uyumayan sehir New York’a alistiktan sonra insan cok yadirgiyor boyle seyleri. Hayalet sehir gibi hissediyorsun.  Ama bu kadar kisa bir sure icinde bile Avrupa’da gibi hissettik kendimizi. Insan cehreleri bile farklilasiyor, reklam panolarindaki yuzlerin bile Fransiz asilli odugu bariz. Cok sevdik, cok begendik Montreal’i. Kisin bu kadar sevdiysek, yazin Caz Festivali zamaninda ne oluruz bilemem, geri donmemeye filan kalkabiliriz. Ama yine de deneyecegiz, kararliyiz.

w-hotel-montreal.jpg

Pazartesi aksami 8 gibi evimizdeydik. Odalarimiz boyanmis, evimiz havalandirilmis bizi bekliyordu. O aksam hepimizi tatli bir yorgunlukla, yuzumuzde bir tebessumle uyuduk eminim…