December 2010


{“Lufer” isimli resmimden bir detay sizlere}

Bir iki kelime de olsa birseyler yazmak icin oturdum bilgisayarin karsisina, dusunuyorum.

Sizi bilmem ama ben sevmedim 2010’u. 2009 ne kadar verimli gectiyse, bir o kadar durgundu 2010 benim icin. Az urettigim, cok dusundugum ama bir turlu harekete gecemedigim. Yildizimin dusuk oldugu. Neyse gecti bitti artik, yeni baslangiclar icin nefesimi tuttum, heyecanla bekliyorum 2011’i.

Cok da haksizlik etmemek icin soyle bir geriye donuk dusunuyorum. Neler oldu, ne gibi ilkler yasadik diye…

Yeni dostlarim oldu, her zaman yanimda olacagini bildigim.

Birkac dostum radikal kararlar verip ulkelerine geri donduler, onlar icin sevindim, kendim icin uzuldum.

Yeniden tuval basina gectim fircalarimi kusanip.

40 yas krizine erken girdim, bakalim ne zaman cikabilecegim.

Emir’im baliklar gibi yuzmeye basladi bu sene.

Eren’im ilk kez asik oldu.

Yine Eren parkta oynarken dusup disini carpti; sinirleri olen ust on disi kapkara bir vicdan azabi gibi zamani gelip dusmeyi bekliyor simdi.

Iki kardes ayni okula gitmeye basladilar bu sene. Hayatim cok kolaylasacak diye beklerken Eren’le bazi sorunlar yasamaya basladik, hala da yasiyoruz.

Eren okumayi soktu sokecek, isi cozdu adam.

Baba’miz cok ciddi olmasa da burnundan bir operasyon gecirdi.

Hala bisiklet almadik kendimize.

Iyi bir fotograf makinesi de.

Artik resim cekmek aklima gelmiyor nedense. Cekecek olsam da IPhone’u kullaniyorum. Ayip.

Blog’a yazasim azaldi. Ama kapatmak istemiyorum.

Yenilikler istiyorum artik hayatimda, guzel surprizler. Iyi haberler duymak istiyorum, mujdeler almak istiyorum.

Nankorluk etmemeye calisiyorum, sukrediyorum durmadan.

Hadi goreyim seni 2011, cok umutluyum senden! {Ara gazi}

Umarim herkesin dileklerinin gerceklestigi harika bir yil olur bu, hepinize iyi seneler.

p.s. Istanbul’lu sevgili arkadaslarim, bana yazin gelince yemeye lufer birakmazsaniz bogazda, iki elim sizin bogazinizda olacak, ona gore! {Daha fazla bilgi icin}

Advertisements


[Photo Credit:Getty]

Su Amerika’da ilk geldigim gunden beri cok hosuma giden bir aliskanlik var: Doggy bag! Mesela bir restorandasiniz, yemeginizi yediniz, cok doydunuz ama bitiremediniz. {Amerika’nin okuz boy porsiyonlari yuzunden cok siklikla basiniza gelen bir sey bu} Cok da guzeldi, atilmasina da kiyamiyorsunuz. Hesabinizi oderken garsondan , kalan yemeginizi paketlemesini rica ediyorsunuz: Iste size Doggy Bag.

Artik duruma gore annenin ertesi gun ogle yemegi mi olur, cocuklarin yanina mi konur, ya da hakkaten, adi ustunde, kopeginize mi yedirirsiniz, orasi size kalmis. Ama ziyan olmuyor ya, iste o vicdan rahatligi herseye deger! (Ozellikle bizim jenerasyonun beyninin yikandigi “yemegini bitir, arkandan kovalar”, “tabaginda kac pirinc kalirsa o kadar cocugun olur” dayatmalardan sonra cennete gitmis de gelmis gibi hissediyor insan kendini, hi hi!)

Not: Garsonlarin yaratici gunune rastlarsaniz eger, elinizde bir ordek, bir kugu, vs. seklinde aluminyum folyo paketlerle eve donmeniz de cabasi.

*Kucu kucu paketi

Bugun itibariyle 10 gunluk “kis tatili”ne girmis bulunuyoruz. Allah annelerine yaratici fikirler ve bitmez tukenmez enerji, bu canavarlara da akil, fikir ve atalet {birazcik} versin. Aminnn!

Sonbahar sezonunu gecenlerde bitirdi bizim kafadarlar. Sezonun bonusu birer kupa ve pizza partisiydi. Anneanneleri de bu mutlu gunumuze ve ilk kupalarina tanik oldu. Ilkbahara kadar futbola ara verdik simdilik.